Yazarlar

GARİBİN ÖLÜSÜ YİĞİT OLUR

Pontus’un yiğitliğinden, Bizans derebey-liğinden tutun da, Osmanlı’nın hüküm sürdüğü asırlarda Anadolu bize yurt olalı on binlerce yıldır beşiğini ürgeledi Yeşilırmağın. Ve Yeşilırmak öyle anaların yaşadığı Anadolu insanlarını yedirip içirmeye devam ediyor. Anadolu’dur bu, gah kimini duvara bindirip yürütür, gah Ferhat’ın eline balyoz tutuşturur, gah Şirin’in bağrına ataş, gah Yunus’un yüreğine taş tutuşturur. Anadolu’nun tam orta yerinde küçücük bir şehir vardır Amasya diyerek çağırdığımız içinden tarih fırlayan ulu bir tablo gibi sere serpe yatar durur. Ve o vadinin ortasın-dan yeşilce bir ırmak edalı bir gelin gibi Anadolu sevdası ile sessiz sedasız süzülüp gider, ama siz hep o suyun arkasından bakıp kalırsınız o ince sızıyı bağrınıza gömüp…
Ben 1970’li yıllarda Amasya Belediyesi’nde çalışan emektar bir dozer operatörü idim. Amirim olan makina ikmal ve fen işleri müdür-lerimin direktifleri ile dozerimle inşaat, yol, park, bahçe gibi çeşitli alanlarda kente hizmet götürürdük. Bir gün fen işleri müdürümüz beni yanına çağırarak:
“Aydın Usta, şehrimizin Tokat girişinde bulunan Memü Dede Mezarlığı’nın kenarından bir yol genişletme çalışması yapacağız. Takriben 200 mezarı oradan itina ile ve sahiplerinin rızasıyla kaldırıp hiç incitmeden, hırpalamadan diğer mezarlığa taşıyacağız. Bu durumda senin o civarda bir aya yakın çalışman gerekecek. Bu nedenle kullanman gereken iş makinalarına sağlam bir bakın ve yağlama yıkama yapa-caksın. Aman seni göreyim bu önemli görevde millete mahçup olmayalım.” diye sıkı sıkıya tembihleyince, ben de gerekeni yapacağımı ve müdürümün müsterih olmasını söyledim.
Birkaç gün sonra Belediye ile Karayolları Bölge Müdürlüğü arasında geliş gidişler, yazışmalar, görüşmeler, Ankara’dan gelen talimatlar sürüp giderken şehrin hoparlöründen peş peşe anonslar ilan edilmeye başlandı. “Sayın kent sakinleri! Tokat ilinden Amasya’ya devam eden kara yolunun yetersizliği nedeniyle şehrimizin girişinde ikamet eden Memu Dede Mezarlığı’na tesadüf eden mezarların yerinden kaldırılıp diğer mezarlığa nakletmek kararı alınmıştır. Hiç kimsenin ölüsünü, mezarını bozmadan, hiçbir şekilde vicdanları rahatsız etmeden, kendi arzu ve istediğiniz yere, ve hiç masraf etmeden kendi toprağıyla bütünce kaldırılıp İslamı esaslara göre defnedeceğiz. Sizlerin sadece sahibi olduğunuz mezarı işaret etmeniz yeterli olacaktır.
Belediyemizin ve encümen kararı olan bu elzem görevde bizlere yardımcı olmanız belediyemiz adına rica olunur…” Kent önce bir sallandı, hareketler hızlandı, mezarlık doldu boşaldı, mezar sahiplerinin heyetlerle görüşmeleri günlerce sürdü. Ağlamalar, sızlamalar, itirazlar, itiraflar derken nice sonra manevi duygular yumuşadı, “ferman üsluba vacip olunca düstur aslına döndü” yıkımlarda sıra her mezara geldiğinde diller yare çözüldü, zamanı öksüren baharın köşküne ateş düştü, diller yanıp tutuştu.
Dozeri her sürüp kepçeyi taktığımda, kemik yığınları ve kuru kafalar ortaya çıktığında nice analar yavrusuna, nice yavrular anasına ve nice sahipsiz garipler yakın akrabalarının önünde birer kemik çuvalı olarak diğer mezarlığa taşındı ve göç eyledi.
Mekan perdeleri tekrar aralandı ve nerden nasıl geleceği bilinmeyen ana baba günü dediğimiz mahşer fırtınası yüzlerce defa koptu… Her mezara kepçeyi takıp kaldırdığımda içime hep derin bir gariplik çöktü günlerce. Mezarı başında bekleyen meraklı kalabalığın bana nefret ederek katı gözler ile bakarak izlediklerini gördüm. Belediyemiz mezarları itina ile diğer mezarlıklara taşıyıp yerleştirirken aynı anonslar günlerce devam etti, kurbanlar kesildi,kuran ve yasin okundu, hem ölülerin hem sağların bu mahşer meydanında mutlu bir mahsuniyet günlerce esip geçti… Derken iki yüze yakın mezarın yeri ve sahipleri tespit edildi. Cenazeler teker teker taşınıp yeni mezarlığa defnedildi ama kenarda, köşede üzerinde isimsiz bir taş bulunan garip ve yıkık dökük mezarın sahibi asla ortaya çıkmadı ve günlerce sahibini bekledi durdu. Sadece basit bir kaya parçasından oluşan mezar taşına dolunayın ışınları geceler boyu çakılıp kaldı. Yeşilce ırmak başını taştan taşa çalarak kan renginde aktı aktı. O taşın üzerinde baykuş sürüleri tüneyip sabahlara kadar fırkat türküleri söyleyip durdu ve Gedikli Tepesi’nde çakal ulumaları geceleri yırtıp deldi geçti. Yol inşaatı hızla ilerliyor, ekipmanlar ve iş makinaları son kalan sahipsiz o mezara doğru yaklaşırken anonslar sıklaştırıldı. Bütün ekipler iki gün daha bekledikten sonra heyet başkanı bana hitaben: “Mezarı diğerleri gibi sökelim, özel bir yere nakledelim, sahibi geldiğinde açıklamasını bizzat yaparız, siz yıkıma başlayın” diyerek bana emir verdi.
Hemen işe koyulup dozerin kepçesini yavaşça kaldırıp mezarın köşesine değdirmemle mezar tuz buz darmadağın oldu, içinden bembeyaz kefenler içinde bir ceset olduğu gibi fırlayıp yuvarlanarak kepçenin ortasına öylece uçtu. Bu uçma sırasında kefen yırtıldı ve bir erkek cesedinin yüzü ve kolları ortaya çıktığını görünce gözlerim dehşetle açıldı. Ben ve etrafımdaki meraklı insanlar, o bölgede onlarca çalışan personeller olduğumuz yerde donup kaldık ve kazmayı küreği bırakıp bulunduğu yerden kaçarak uzaklaştık.
Çünkü yırtılan kefenin arasından yuvarlanan bir erkek cesedi adeta canlı gibiydi. Gözleri cam gibi bizlere bakıyordu. Kefeni bembeyaz, saçları tertemiz, yüzü normal insan renginde kanlı canlı, diri ve pırıl pırıldı. Sağ eli kalbinin üstünde, sol eli ise ensesinde öylece duruyordu.
Bu korku ve dehşet manzarası herkesi etkilemişti. Ortalık önce sus pus oldu, kimi insanlar dehşet içinde oradan uzaklaştı, kimi öylece çakılıp kaldı. Ben de kepçemin üzerinde sereserpe yatan o ceset ile baş başa kalınca ürpertim daha arttı. Dehşetler içinde dualar okuyarak kepçeyi öylece bırakıp uzaklara kaçtım.“Ben bu meftayı tanıyorum.” Heyet başkanı “Madem tanıyorsun kim bu adam, neyin nesi, şehit, ermiş,evliya falan birimidir. Sen kimsin arkadaş tanıyor isen bize yardımcı ol, kimdir bu adam?” Yaşlı adam heyet başkanının kulağına eğilerek: “Bu adam sağlığında sarhoşun, ayyaşın, şarapçının biriydi. Her gün içip, içip gezen sokaklarda yatan ipsiz sapsız adama yörede “Şarapçı Duvales” derlerdi. Yaşadığı yıllarda bir derbeder olarak şu tepelerde tenekeli mahallede otururdu. Bildiğimin hepsi bu kadar…” Belediye zabıları derhal görevlendirilip o tepenin etrafında ne kadar tenekeli ev varsa teker teker arandı tarandı, sonunda Şarapçı Duvales’i tanıyan 80 küsür yaşlarında yaşlı, çökmüş kimsesiz bir kadını incitmeden, yormadan kaptıkları gibi kepçenin üzerindeki beyaz kefenli adamın başına getirip sordular: “Ana, sen bu ehli kubur meftayı hiç tanır mıydın?” Yaşlı kadın, dehşetine kapıldığımız pırıl pırıl çehreli adamı uzun uzun inceledi küçücük gözlerinde birkaç damla süzüldü, ağlamaya bile dermanı yoktu. O adamı öptü öptü, gözlerini eliyle kapattı ve daha sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Yaşlı kadın sakinleşince tekrar soruldu:
“Biz burada iki yüze yakın mezar kaldırdık. Böyle ilginç, böyle diri ve nuranı çehreli bir başka cenaze görmedik. Gömdüklerimizin hepsi çürük bir kemik yığını şeklindeyken bu zatı farklı kılan şey nedir? Eşiniz bir şehit, bir ermiş ve bir özel vasıf sahibi falan mıydı? Hadi anlat bize bu adamdaki sır ne olabilir?” Deyince yaşlı kadın derince bir ah çekip soluklandı: Kimin ne olduğunu nereden biliriz? Uluhiyet makamına kimin aklı erebilir? Sırlar sırları örter.” Diyerek oradan uzaklaştı. Gereken izin alındıktan sonra, adamın başında kuran ve dualar okundu. Belediye başkanı olay mıntıkasında şöyle emirler verdi: “Bu mevta için bir aile mezarlığı hazırlayın, yaşlı kadına aynı mezarlıkta mezar tahsis edin. Fakir ise derhal maaş bağlayın, evi yok ise ev yapın ve barınıp rahat yaşaması için gereken her şeyi temin edin!”
İnsan içine çıkıp onur ve gururla gezmemi sağladı. Bana gerçek insan olmayı, hayayı, bilimi, insanlığı öğretti, hayat sırlarımı ne insanlığa ve tek çocuğuma hiç bildirmedi. Tüm insanlık arasında normal bir kadın gibi bana maneviyatımı sorgusuz geri verdi. Her gün içip gelse bile yuvasında tamamen mahsunlaşır, çocuğuma ve bana sevgi, saygı gösterir, olgun seviyeli bir kişiliğe bürünürdü. Ben bu insanla ömür boyu çok mutlu, gurur dolu bir hayat sürdüm. Hatta alkol nedeninin alkolizmden değil, bizimle bütünleşen hayat akışının nedenlerine dayanan ruh felsefesinin oluşumundan kaynaklandığını daha sonra hissettim.” Yaşlı kadın nemlenen gözlerini silerken devam etti: “O küçücük çocuğumun geleceğini kabusa çevireceğimi düşünürken bizi insanlığa çağıran bu adama ömrümün sonuna kadar gizli gizli dualar ettim. Tanrı hangi yakarıyı geri çevirmiş ki diyerek ona gizli gizli öykündüm. Beni çocukluğumda okula gönderen babama “Sen bu kız çocuğunu okula gönderip or….mu yapacaksın diyen akrabalarım okula gitmeden kötü yola düşmeme sebep oldular. Ben bu sırrımı sadece sana verdim, sen de bu sırrı gizli tut” diye dalıp söylenirken,siyah beyaz televizyondaki haberlerde Şarapçı Duvales’in okutup topluma kattığı gayrimeşru kızının “Hayat Kadınlarını Topluma Kazandırma” hakkındaki araştırma yaptığı tez ile nasıl ödül aldığını anlattığı konferansta gazetecilerin sorularını yanıtlıyordu Şarapçı Duvales’in kızı artık kendi dalında söz ve kürsü sahibi olan güçlü bir bilim insanı idi… Zaman mefhumu ve iktibas adına dönen mucizeler hayat sayfalarına böyle not düşer ve biz buna yaşamak deriz.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göz Atın
Kapalı